İnsanlık tarihi boyunca şairlerin, filozofların ve nihayetinde nörobilimcilerin çözmeye çalıştığı o kadim bilmece: Aşk.
Kimileri onu ruhun ilahi bir sarhoşluğu olarak tanımladı, kimileri ise evrimsel bir hayatta kalma refleksinden ibaret gördü. Oysa aşk, ne sadece göğüs kafesimize sığmayan o soyut sızıda gizli, ne de laboratuvardaki bir lam camının üzerinde kuruyup gidecek kadar mekanik. Aşk, nöronların elektriksel fırtınası ile ruhun derin felsefesinin kesiştiği o büyüleyici sınır çizgisinde yeşeriyor.
Beynin Şiiri: Nörokimyasal Bir Senfoni
Birine aşık olduğumuzda, içimizde bir yerlerde devasa ve kusursuz bir orkestra çalmaya başlar. İlk bakış, o ilk elektriklenme aslında beynimizin derinliklerindeki limbik sistemin bir uyanışıdır.
Dopamin: Bizi o insana doğru çeken, geceleri uykumuzu kaçıran ve her mesajda kalbimizi ağzımıza getiren o tatlı ödül mekanizması. Aşkın ilk evrelerinde beyin, adeta bir dopamin denizinde yüzer. Bu yüzden aşık olduğumuz kişi, dünyanın en kusursuz varlığı gibi görünür gözümüze.
Oksitosin ve Vazopressin: Heyecanın fırtınası dindiğinde, yerini o derin ve güvenli limana bırakan şefkat hormonları. Ten tene değdiğinde, bir el diğerini kavradığında salgılanan bu kimyasallar, bizi birbirimize görünmez sicimlerle bağlar.
Serotonin Düşüşü: İşin ironik kısmı, aşık bir insanın beynindeki serotonin seviyesi, obsesif-kompulsif bozukluk yaşayan birininkine benzer. Yani aşk, kelimenin tam anlamıyla tatlı bir “akıl tutulması”, zihnin o kişiyi saplantı haline getirmesidir.
Ancak aşkı sadece bu hormonların mekanik bir dansı olarak görmek, büyüleyici bir tabloyu sadece boya piksellerinden ibaret saymak olur.
Aynadaki Yabancı ve Öteki
Felsefi açıdan bakıldığında aşk, insanın kendi eksikliğini bir başkasının varlığında tamamlama arayışıdır. Hegel’in köle-efendi diyalektiğinden, Levinas’ın “Öteki” felsefesine kadar aşk; insanın kendisinden çıkıp bir başkasının dünyasına hicret etmesidir.
Aşık olduğumuzda, beynimizdeki ayna nöronlar adeta çılgına döner. Karşımızdakinin acısı acımız, sevinci sevincimiz olur. Bu, nörolojik bir empatinin ötesinde, iki ayrı nehrin tek bir yatakta akması gibi metaforik bir birleşmedir.
Bizler, sevgilinin gözlerinde kendimizin en iyi versiyonunu ararız. Aşk, kendi ruhumuzun karanlık odalarına tutulmuş bir fenerdir; o fener olmasa, içimizdeki o gizli dehlizleri asla keşfedemezdik.
Aşk, iki bedende yaşayan tek bir ruh, iki ayrı zihinde yankılanan tek bir sessizliktir.
Kapsayıcı Bir Liman
Bugün biliyoruz ki aşk, ne statik bir duygu ne de tek bir kalıba sığacak bir formüldür. Yaş, cinsiyet, coğrafya ya da zaman fark etmeksizin; nörolojik altyapımız hep aynı evrensel ihtiyacı haykırır: Görülmek, duyulmak ve olduğumuz gibi kabul edilmek.
Psikonöroloji bize aşkın beynimizi gençleştirdiğini, stresin yarattığı kortizol tahribatını onardığını ve ruhu iyileştirdiğini söylüyor. Yani aşk, doğanın bize sunduğu en güçlü ve en organik şifadır.
Sonuçta, sinapslarımızın arasındaki o mikroskobik boşluklarda kıvılcımlanan elektrik, hayatımızı baştan aşağı değiştiren o devasa yangına dönüşüyorsa; bize düşen bu yangından kaçmak değil, onun sıcaklığında ısınmayı öğrenmektir. Aşk, beynimizin mantığa isyanı, kalbimizin ise varoluşa teşekkürüdür.

