İnsanoğlu tarih boyunca kendisinden daha güçlü makineler yaptı. Daha hızlı giden araçlar, daha ağır yükleri kaldıran sistemler, gözünün göremediğini gösteren cihazlar gibi. Bütün bunları yaparken kendisini pek tehdit altında hissetmediği gibi, tam tersine güvenli hissetti. Zira makineler ne kadar güçlü olursa olsun, onları tasarlayan, yöneten ve gerektiğinde durduran akıl ile durduracak butona basma iradesi yine insana aitti.
Ama sanki ilk kez farklı bir durumla karşı karşıyayız.
Kendi ürettiğimiz bir sistemin bizden daha hızlı hesap yapmasını, daha fazla bilgi depolamasını farkında mısınız çoktan kabullendik. Artık o sistemin bizden daha iyi akıl yürütme, bilimsel araştırma yapma ve nihayetinde kendi gelişimine katkıda bulunma ihtimalini konuşup tartışıyoruz.
Bana kalırsa bu, teknoloji tarihinin sıradan bir gelişmesi değil. İnsanın kendisini tanımlama biçimini değiştirebilecek bir kırılma.
Üstelik son haftalarda yaşananlar, bu kırılmanın yalnızca bilimsel değil, siyasi bir karşılığı da olabileceğini düşündürüyor.
Bu yazıyı yazmama neden olan olay 29 Eylül 2026'da Donald Trump'ın bir başkanlık kararnamesini imzalamasıydı. Basından öğrendiğimize göre Amerikan federal yönetiminin resmi iletişiminde artık Artificial Intelligence (AI) yerine Super Intelligence (SI) ifadesinin kullanılmasını istiyordu.
Yani yapay zeka (AI) yerine süper zeka (SI).
İlk bakışta önemsiz bir kelime değişikliği gibi görünüyordu. Geçmişte de defalarca gördüğümüz gibi siyasetçiler kavramları yeniden adlandırmayı ve/veya yeni kavramlarla açıklama yapmayı severler. Yeni isimler, yeni tanımlar, yeni lügatlar, yeni dönemler ilan etmenin en kolay yollarından biridir.
Fakat bu kez zamanlama dikkatimi çekti.
Çünkü Trump'ın bu kararından yalnızca üç-dört hafta önce, yapay zekayı geliştiren dünyanın en önemli araştırmacılarından biri, teknolojinin ilerleme hızına ilişkin son derece ciddi uyarılarda bulunmuştu.
İşin ilginç tarafı, bu iki gelişmenin arasında kanıtlanmış bir bağlantının da bulunmaması.
Yine de ikisini yan yana koyduğumda zihnimde oldukça rahatsız edici bir soru beliriyor:
Acaba biz hala yapay zekanın neler yapabildiğini anlamaya çalışırken, onu geliştirenler çoktan başka bir aşamayı mı tartışmaya başladılar?
Bir psikiyatristin 1966'ya uzanan merakı
1966 yılında Joseph Weizenbaum, ELIZA adlı bir bilgisayar programı geliştirdi. Programın DOCTOR isimli bölümü, psikoterapist benzeri bir konuşma biçimini taklit ediyordu.
Bugünün teknolojisiyle karşılaştırıldığında son derece basit bir sistemdi. Söylenenleri gerçekten anlamıyor, belirli dil kalıplarını tanıyarak sorular üretiyordu.
Buna rağmen bazı kullanıcılar karşılarında kendilerini anlayan bir varlık bulunduğu izlenimine kapılıyordu. Benim açımdan ELIZA'nın en ilginç tarafı bilgisayarın verdiği cevaplar değil, insanların bu cevaplara yüklediği anlamlardı. Çünkü insan zihninin temel özelliklerinden biri, çevresinde niyet ve anlam aramasıdır. Karşımızdaki bir sistem bize uygun sorular yönelttiğinde, yalnızca sözcükleri işlemeyiz. O sözcüklerin arkasında bir özne bulunduğunu da varsaymaya eğilim gösteririz.
Psikiyatride aktarım, zihinselleştirme ve antropomorfizm gibi birbirinden farklı kavramların kesiştiği geniş bir alan vardır burada. İnsan, karşısındaki şeyin gerçekte ne olduğundan bağımsız olarak onunla psikolojik bir ilişki kurabilir.
ELIZA bunu yarım asırdan uzun süre önce göstermişti.
Bugün ise karşımızda yalnızca sorularımızı bize geri yönelten bir program yok. Bilgisayar kullanabilen, araştırma yapabilen, yazılım geliştirebilen, hatta başka yapay zeka sistemleriyle iş birliği kurabilen farklı dil modelleri var.
Dolayısıyla mesele artık insanın makineye insan özellikleri yakıştırmasından ibaret değil.
Makinenin gerçekten hangi bilişsel işlevleri yerine getirebildiğini ve bunun nereye kadar ilerleyebileceğini de tartışmak zorundayız.
Laboratuvardan gelen uyarı
6 Eylül 2026'da OpenAI'ın baş bilim insanı Jakub Pachocki, An Alien Mind başlıklı bir yazı yayımladı.
Yazının beni en çok düşündüren kısmı, 2023 yılında yaşadıkları bir araştırma deneyimini anlatmasıydı.
Pachocki, akıl yürütme modellerinin ölçeklenmesine ilişkin ilk önemli sonuçları gördüklerinde, meselenin yalnızca başarılı test sonuçlarından ibaret olmadığını fark ettiklerini anlatıyordu. Onu asıl düşündüren, kendi yaşam süreleri içinde insanlardan anlamlı ölçüde daha yetenekli makinelerle karşılaşabilecek olmalarıydı.
Bu değerlendirme, bugün bütün alanlarda insanı aşan bir zekaya ulaşıldığının kanıtı değil tabii ki. Ancak bir araştırmacının, çalışmalarından hareketle geleceğe ilişkin yaptığı ciddi bir öngörü.
Fakat yazının devamı daha da önemli.
Pachocki, makine zekasının ilerleyişi karşısında güvenlik, denetim ve insan değerleriyle uyum sorunlarının henüz yeterince çözülmediğini belirtiyor. Gelişmenin hızının güvenlik konusundaki güven düzeyiyle sınırlandırılması gerektiğini savunuyor.
İşte tam da burada durup düşünmek gerekiyor.
Bir teknolojiyi geliştiren araştırmacının, aynı teknolojinin gelişme hızının gerektiğinde yavaşlatılması gerektiğini söylemesi ne anlama gelir ki? Elbette bu tek başına laboratuvarlarda gizlenen olağanüstü bir keşfin kanıtı değildir. Bilim insanları kendi çalışmalarının risklerini de değerlendirmek zorundadır.
Ama başka bir gerçeği de hatırlatır.
Bir teknolojiyi kullanan insanla onu geliştiren insan aynı bilgiye sahip değildir.
Biz ekrandaki cevabı görüyoruz. Araştırmacılar ise o cevabı üreten sistemin eğitim süreçlerini, beklenmedik davranışlarını, başarısızlıklarını ve denetlenmesi güç özelliklerini inceliyor.
Üstelik modern yapay zeka sistemlerinin iç işleyişini, onları geliştiren araştırmacılar bile bütünüyle açıklayamıyor.
Beni düşündüren asıl nokta bu.
İnsan, nasıl çalıştığını tamamen anlayamadığı bir sistemi giderek daha fazla alanda karar süreçlerine giderek artan bir şekilde dahil ediyor.
Sonra Trump çıktı ve adını değiştirdi
29 Eylül'de yayımlanan Amerikan başkanlık kararnamesinin gerekçesi dikkat çekiciydi.
Kararnamede, günümüzün ileri yapay zeka sistemlerinin artık insan zekasının belirli yönlerini yalnızca taklit etmekle kalmadığı; insan yaratıcılığını ve kapasitesini genişlettiği, daha önce mümkün olmayan sonuçları mümkün kıldığı savunuluyordu.
Buna dayanarak federal yönetimin iletişim dilinde Super Intelligence ifadesinin kullanılması benimsendi.
Burada önemli bir ayrıntı var: Kararnamenin ilk hukuki tanımı, süper zekayı mevcut yapay zeka kapsamındaki teknolojilerle ilişkilendirmesi. Yani bu karar, insanı her alanda aşan bir süper zekanın geliştirildiğini ilan etmiyor.
Bunun altını çizmek gerekir.
Fakat hukuki gerçeklikle kavramların insan zihninde yarattığı etki her zaman aynı olmayabilir.
Artificial sözcüğü, insan zihninde yapılmış, üretilmiş, doğal olmayan, yapay olan bir şeyi çağrıştırır.
Super ise üstünlüğü.
İlkinde insan kendisini üretici olarak konumlandırır. İkincisinde ise kendi kapasitesinin ötesine geçebilecek bir zekayı düşünmeye başlar.
İşte kelime değişikliğinin psikolojik tarafı da tam burada başlıyor.
Bir nesneyi nasıl adlandırdığımız, onunla nasıl ilişki kuracağımızı da etkiler. Bir sisteme araç dediğimizde kontrolün bizde olduğunu varsayarız. Ona üstün zeka dediğimizde ise farkında olmadan kontrol, yetki, bağımlılık ve hatta rekabet kavramlarını düşünmeye ve farklılaştırmaya başlarız.
Trump'ın bu isim değişikliğini hangi siyasi ve iletişimsel gerekçelerle tercih ettiğini tartışabiliriz. Teknolojik liderlik iddiasını güçlendirmek veya Amerikan kamuoyunda yeni bir dönem algısı oluşturmak istemiş olabilir.
Ancak benim ilgilendiğim konu siyasi gerekçeden biraz farklı.
İnsanlık, kendi ürettiği zekayı tanımlarken neden ilk kez üstünlük kavramına ihtiyaç duyuyor?
Evrim meselesi
Buradan evrim meselesine geliyoruz.
Milyarlarca nöronun oluşturduğu ağlar, binlerce yıllık evrimsel geçmişin ve bireysel gelişimin sonucunda bugünkü bilişsel kapasitemizi mümkün kıldı.
Prefrontal korteksimiz planlama, davranışın düzenlenmesi ve karar verme süreçlerinde önemli rol oynuyor. Hipokampus bellek süreçlerine katkıda bulunuyor. Anterior singulat korteks çatışma izleme ve bilişsel kontrolle ilişkili işlevlere katılıyor.
Bunlar biyolojik bir organizmanın yaşamı boyunca gelişen, öğrenmeyle değişen ve evrimsel geçmiş tarafından biçimlendirilmiş sistemler.
Yapay zeka ise aynı yolu izlemiyor.
Onun gelişiminde genetik mutasyonlar ve doğal seçilim yerine, hesaplama kapasitesi, eğitim verileri, öğrenim süreçleri, milyarlarca farklı bilgi girişi, optimizasyon algoritmaları ve insan eliyle belirlenen hedefler bulunuyor.
Dolayısıyla makine zekasının gelişimine biyolojik anlamda evrim demek teknik olarak doğru değil. Ancak burada evrimsel düşünce açısından ilginç bir benzerlik var: Her iki süreçte de karmaşık işlevler, çok sayıda etkileşimin ve seçilim ya da optimizasyon mekanizmalarının sonucunda ortaya çıkabiliyor.
Aradaki en büyük fark ise zaman ölçeği.
İnsan beyninin bugünkü özellikleri çok uzun bir biyolojik geçmişe dayanıyor. Yapay zeka modellerinin yetenekleri ise birkaç yıl, hatta bazı alanlarda birkaç ay içerisinde önemli ölçüde değişebiliyor.
Elbette yeni bir model sürümünü yeni bir biyolojik türle karşılaştırmak bilimsel olarak doğru olmaz. Fakat değişim hızları arasındaki farkı görmezden gelmek de mümkün değil.
Şimdi bir an için şu ihtimali düşünelim:
İnsan, kendisinden daha güçlü bir hesaplama sistemi geliştirdiğinde hala o sistemin sahibidir.
Kendisinden daha hızlı öğrenen bir sistem geliştirdiğinde de sahibidir.
Peki kendi araştırma ve geliştirme süreçlerini giderek daha fazla yönlendirebilen bir sistem ortaya çıktığında?
Burada henüz gerçekleştiği gösterilmiş bir durumdan değil, araştırmacıların ciddi biçimde tartıştığı olası bir gelecekten söz ediyorum.
Bunun teknik adı recursive self-improvement, yani öz yinelemeli kendini geliştirme.
Bir sistemin kendi geliştirilmesine katkıda bulunması, bu katkının daha güçlü sistemler oluşturması ve onların da sonraki geliştirme süreçlerine katılması...
Böyle bir döngünün gerçekten ne ölçüde kurulabileceği ve hangi sınırlarla karşılaşacağı henüz açık değil.
Ama düşüncenin kendisi bile insanlık tarihi açısından sıra dışı.
Çünkü ilk kez, bir türün geliştirdiği teknoloji kendi bilişsel kapasitesinin sınırlarını aşabilecek yeni sistemlerin üretiminde belirleyici rol oynayabilir.
İnsanın üstünlük duygusu ne olacak?
Bir psikiyatrist olarak beni en çok ilgilendiren soru teknolojinin ne kadar ilerleyeceği değil.
İnsanın bu ilerlemeyle nasıl baş edeceği.
İnsan benlik algısını yalnızca bedeni üzerinden kurmaz. Bilişsel yetenekleri, kararları, başarıları ve çevresi üzerindeki kontrol duygusu da benliğin önemli parçalarıdır.
Bir satranç programının dünya şampiyonunu yenmesiyle bütün insanlık psikolojik bir kriz yaşamadı. Çünkü satranç, zekanın tamamının değil belirli bir alanının göstergesiydi.
Bir bilgisayarın milyonlarca işlemi saniyeler içinde yapması da bizi fazla rahatsız etmedi. Zaten insan beyninin bir hesap makinesi gibi çalışmasını beklemiyorduk.
Ama düşünme, yorumlama, yaratıcılık, bilimsel problem çözme ve karar verme gibi insanın kendisini tanımlarken kullandığı yetenekler söz konusu olduğunda mesele değişiyor.
İnsanlık uzun zamandır kendisini diğer canlılardan ayıran özellikler arasında zekaya ayrıcalıklı bir yer veriyor.
Şimdi ise bu ayrıcalığın tartışmaya açıldığı bir döneme giriyoruz.
Bu durumun herkes üzerinde aynı psikolojik etkiyi yaratacağını söyleyemeyiz. Bazıları için yapay zeka olağanüstü bir yardımcı, bazıları için ekonomik bir tehdit, bazıları içinse insan yaratıcılığının yeni bir uzantısı olacak.
Fakat toplumların kontrol algısında, uzmanlığa verdiği değerde ve karar verme alışkanlıklarında değişimler yaşanması şaşırtıcı olmaz.
Özellikle de insanlar giderek daha fazla kararı, gerekçesini tam olarak değerlendiremedikleri sistemlerin önerilerine dayanarak vermeye başlarsa.
Benim asıl kaygım makinelerin insan gibi düşünmesi değil.
İnsanın, kendi düşünme sorumluluğunu fark etmeden makinelere devretmeye başlaması. Çünkü bilişsel kapasitemizi desteklemek için kullandığımız bir teknolojiyle, bilişsel sorumluluğumuzu bıraktığımız bir teknoloji aynı şey değildir.
Bir komplo teorisinin sınırları
Şimdi başa dönelim.
Eylül 2026'da önemli bir yapay zeka araştırmacısı, makinelerin gelecekte insan zekasını aşabilecek yeteneklere ulaşmasına ve bu gelişmenin güvenli biçimde yönetilmesi gerektiğine dikkat çekiyor.
Aynı dönemde yapay zeka geliştirme hızının nasıl yönetileceği tartışılıyor.
Ardından Amerikan yönetimi, resmi terminolojide AI yerine SI ifadesini kullanmaya karar veriyor.
Bu gelişmelerin aynı döneme denk gelmesi ilginç.
Fakat kronolojik yakınlık, nedensel ilişki anlamına gelmez.
Pachocki'nin uyarılarıyla Trump'ın kararı arasında gizli bir koordinasyon bulunduğunu gösteren kamuya açık bir kanıt yok. En azından arama sonuçlarında veya haber sitelerinde. Aynı şekilde, isim değişikliğinin kamuoyundan saklanan bir süper zeka teknolojisinin varlığını doğruladığını söylemek de kesinlikle mümkün değil.
Bütün bunlar birbirinden bağımsız gelişmeler olabilir.
Hatta belki de en mantıklı açıklama, bilim dünyasının teknolojik riskleri tartışırken siyasetin aynı gelişmeleri farklı bir söylemle kamuoyuna sunması olabilir.
Yine de düşünce denemesi veya beyin fırtınası yapmamıza engel değil bu.
Şöyle bir ihtimali sorguluyorum: Ya teknolojinin ilerleyişi, onu tanımlamak için kullandığımız kavramların önüne geçtiyse? Ya biz henüz yapay zekanın günlük hayatımıza etkilerini tartışırken, araştırma laboratuvarlarında çok daha ileri sistemlerin denetlenebilirliği üzerine çalışılıyorsa?
Aslında bunun için gizli bir plana da ihtiyaç yok. Bilimsel gelişmelerle toplumun o gelişmeleri kavrama hızı hiçbir zaman bütünüyle eşit olmadı. Belki bugün yaşadığımız da bunun çok daha hızlı gerçekleşen bir örneğidir.
Son söz: Yeni bir zeka mı, yeni bir insanlık mı?
İnsanlık tarihinde pek çok dönüm noktası yaşandı.
Ateşin kontrol altına alınması, yazının icadı, matbaa, sanayi devrimi, elektrik, bilgisayar ve internet...
Her biri insanın kendisiyle ve çevresiyle ilişkisini şu ya da bu şekilde değiştirdi. Önceki teknolojiler büyük ölçüde insanın fiziksel kapasitesini, iletişimini veya bilgiye erişimini genişletiyordu. Yapay zeka ise insanın kendisine özgü kabul ettiği bilişsel işlevlerin giderek daha büyük bir bölümüne ortak oluyor. Buradan insanın gereksiz hale geleceği sonucunu çıkarmıyorum. Zeka, insan olmanın tamamı değildir. Bilinç, duygulanım, bedensel deneyim, toplumsal ilişkiler, ahlaki sorumluluk ve yaşamın öznel anlamı halen ayrı ayrı tartışılması gereken alanlardır.
Ancak şu sorudan kaçamayız:
İnsan, kendi yarattığı sistemlerin bazı alanlarda kendisinden daha yetenekli olduğu bir dünyada kendisini nasıl tanımlayacak?
Belki gelecekte AI'dan SI'ya geçiş diye bir şeyden söz etmeyeceğiz. Belki Trump'ın isim değişikliği teknoloji tarihinin dipnotlarından biri olarak kalacak.
Belki de yıllar sonra 2026'ya baktığımızda, o dönemde tartıştığımız asıl meselenin makinelerin ne kadar akıllı olduğu değil, insanın zekayla kurduğu ilişkinin nasıl değiştiği olduğunu fark edeceğiz.
Bilemiyorum.
Ama bir noktadan eminim: İnsanlık artık yalnızca çevresini değiştiren teknolojiler geliştirmiyor. Kendi bilişsel üstünlüğüne ilişkin kabullerini de değiştirebilecek sistemler üretiyor. Ve günün sonunda benim aklımda kalan soru halen Trump'ın neden AI yerine SI demeyi tercih ettiği olarak kalıyor. Yapaydan süpere geçen bir dil değişikliği, basit bir dil değişikliği olmasa gerek.
Kaynaklar
- The White House. (29 Eylül 2026). Inaugurating the Era of Super Intelligence.
- Pachocki, J. (6 Eylül 2026). An Alien Mind. OpenAI.
- Bloomberg. (14 Eylül 2026). Sam Altman'ın yapay zeka gelişiminin hızının yönetilmesine ilişkin açıklamaları.
- Computer History Museum. 1966: ELIZA ve erken dönem insan-bilgisayar etkileşimi.
- Roll Call. (29 Eylül 2026). Donald Trump'ın basın açıklaması transkripti.
Bu yazı, teknoloji ve insan zihni arasındaki ilişkiye dair değerlendirme amaçlıdır; bilimsel veya teknolojik gelişmeler hakkında kesin öngörü niteliği taşımaz.

